Kimilerine göre dünyaca ünlü bir şair, kimilerince “kartpostal şairi” ve kimilerince de aşklarıyla, sevdalarıyla ünlü bir şairdi Nazım Hikmet. Kimine göre en büyük yurtsever, vatan haini, komünisttir kimilerine göre. Bu görüşler içinde komünistliği ve çok iyi bir dünya şairi oluşu su götürmez bir gerçek.
İlk şiiri Feryad-ı Vatan’ı daha 11 yaşındayken yazan şaire, 1921 Martı’nda Ankara Hükümeti’nce, çocukluk arkadaşı şair Vala Nureddin’le birlikte İstanbul gençliğini milli mücadeleye çağıran bir şiir yazma görevi verildi. Bu görevi başarıyla yerine getiren ikilinin şiirleri on bin kopya olarak basıldı ve dağıtıldı. Şiirin yankıları öyle büyüdü ki, Vala Nureddin ve Nazım Hikmet, İsmail Fazıl Paşa tarafından meclise çağırılarak, Mustafa Kemal Paşa’ya takdim edildi. Mustafa Kemal genç şairlere şunları söyledi: “Bazı genç şairler modern olsun diye mevzusuz şiir yazmak yoluna sapıyorlar. Size tavsiye ederim, gayeli şiirler yazınız.” (Vala Nureddin’in Bu Dünyadan Nazım Geçti adlı kitabından)
Her zaman ezilenden yana, haksızlıklara karşı duruşu ile dışarıda da özellikle doğu bloğu ülkelerini gezip gördükçe şaşkınlığa düşmekten kendini alamaz. SSCB’deki rejim ve bu ülkelerdeki durum, ona, yıllarca sosyalist diye bilinen bu toplumlarda yaşananların, anlatılanlardan çok farklı olduğunu gösterir. Bu dönemde yazdığı bazı şiir ve oyunlarda alttan alta bürokrasiyi yermeye başlar. Hatta bu düşünceleri bir süre sonra Sovyet bürokrasisi tarafından da fark edilir ve “İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu?” (Bu oyun, Stalin’in çevresindekilerin pohpohlamasıyla nasıl bir diktatöre dönüştüğünü anlatıyordu.) gibi oyunlarının sahne alması engellenir. Kendisine de ima yollu uyarılar gönderilmeye başlanır. Örneğin; 1962’deki Asya-Afrika Yazarlar Birliğinin kurultayında Çinli delegelerle arasında çıkan bir gerginlik yüzünden, Nazım’ın şiirleri, Çin’deki Kültür Devrimi sırasında Pablo Neruda ve Bertold Brecht’in şiirleriyle birlikte yakılır. Örneğin; Pravda ve Literaturya gazetelerinde yayınlanan bir şiirinde, Stalin’in diktatörlüğüne çatar. Tüm bu düşünceleri ve şiirleri Sovyet düşmanlığı şeklinde yorumlanır. Hatta 1963’te Lenin ödülünün kendisine verilmesi bile engellenir.
Düşüncelerinden ötürü yurdundan sürülen Nazım’ın hapishanede, açlık grevine başladığı dönemlerde hemen tüm dünyadan tepkiler gelir. Sanatçılar ve halk Nazım için seferberlik başlatmıştır. Bu ülkelerin çoğunun kapitalist oluşu, sanatın ülke ideolojilerinin üstünde bir yerlerde bulunduğu hususunda düşündürücüdür.
Fransa’da; Camus, Jean Paul Sartre, Simone de Beauvoir, Levy, Jacques Prevert, Jean Rostand, Jules Supervielle ve diğerleri: “Nazım’ın ölmesi halinde, bizde çağdaş görevlerini yapmamış sanat adamları olarak tarih önünde suçlu tutuluruz.” Açıklamasında bulunmuşlardı. Ardından da Nazım’ın şiirlerini Fransızcaya çevirip kent meydanlarında okumuşlardı. Ötede Tristan Tzara “Nazım Hikmet’i Kurtarma Komitesi”ne başkanlık eden Fransız bir şairdi.
İngiltere’de, özellikle Glasgow Üniversitesi öğrencileri “Conflict” adında bir dergi çıkarırken bu derginin 1950 Mayıs sayısını Nazım’a ayırmışlardı. Aynen şöyle yazmışlardı dergilerine (açlık greviyle ilgili olarak): “…bu cinayete izin verilmemelidir. Dergimizin bu sayısı bir protestodur…”
Polonya’da yazarlar birliği yayınladığı bildiride; “Türk hükümeti, hangi ulustan, hangi ırktan olursa olsun, hangi siyasi kanıyı taşırsa taşısın, büyük şairin savunulması konusunda bütünüyle birleşmiş olan milyonlarca insanın sesini duymazlıktan gelemez.” derken; Kıbrıs’tan yükselen ses daha tanıdıktır: merkezi Lefkoşa’da bulunan Kıbrıs Türk İşçi Birlikleri Federasyonu, TBMM Başkanlığı’na bir mektupla başvurarak “Büyük Türk şairi Nazım Hikmet’in uğradığı haksızlığın düzeltilmesini istemeyi bir insanlık borcu saymıştır… TBMM, Türkiye’de gerçekten bir demokrasi, Cumhuriyet yönetimi var olduğunu savunuyorsa hemen Nazım Hikmet’i serbest bırakmalıdır… İmza; Ahmet Sadi Erkurt (Genel Sekreter)”
Mısır’da yayınlanan felsefe ve siyaset dergisi “Tarik”(Yol), Nazım’ın serbestisi için yazılar yayınlarken; Irak siyasetinin kalbi sayılan “Savut El Ahali”(Halkın Sesi) ve “El Alem El Arabi”(Arap Dünyası) dergileri de çeşitli bildirilerle Nazım’ın kavgasını desteklemişlerdir. Arap dünyasından tek destek Mısır ve Irak’tan gelmemiştir. Suriye ve Lübnan da Nazım’ın kurtulması için yayın organları “El Baas”(Kalkındırma) ve “Şark”ta yazılar yayınlamışlardır.
Bunun yanında Bulgaristan gibi komşu ülkelerin yanı sıra Hindistan’dan bile destek gelmiştir. “Sanat sınır ve uzaklık tanımaz.”
Hindistan Yazarlar Derneği; “Türkiye’nin kahraman şairini serbest bırakın” diye başlayan notalarında özetle, “Türkiye, Birleşmiş Milletler Örgütü’nün bir üyesidir. Ve her ferdin kişisel özgürlüğünü ve arzularını dile getirmeye hakkı olduğunu apaçık bir biçimde gösteren insan haklarına dair beyannameyi imzalamıştır. Türkiye hükümeti bu beyannameyi alaya almak, bundaki demokratik istekleri sadece sözde bırakmak istemiyorsa, Nazım Hikmet’i derhal serbest bırakmalıdır. Zira onun öldürülmesi dünya halkları tarafından bağışlanmayacaktır.” diyordu. İsviçre’de, İskoçya’da, İtalya’da, Almanya’da, Romanya’da, Çin’de, İspanya’da, Portekiz’de ve hemen dünyanın her yerinde bu ve buna benzer tepkiler yağmur gibi yağmıştı yeni hükümete. ABD’de ise demokratlar; “Nazım bütün insanlığın şairidir. Onun zindandan kurtarılmasına yardım edin” derken “Türk hükümetinin Nazım Hikmet’i serbest bırakmasını istiyor” yazılı dövizler taşıyan, şair, yazar ve işçilerden kurulu yüzlerce insan, New York’taki Rockefeller Plaza’daki Türk Konsolosluğu önünde eylem yapmışlardır. Konsolosluk memurlarına Nazım’ın yaşayıp yaşamadığı sorulmuş, bazı olayların çıkması üzerine polis, konsolosluğu kordon altına almak gereğini duymuştu.
1962 yılının Şubat ayında Nazım, Mısır’ın başkenti Kahire’de yapılan Asya-Afrika Yazarlar Birliği Kongresi’ne katılır. Bu kongrede, artık ünü dünya çapına ulaşmış Nazım’ın kongre başkanı olmasına kesin gözüyle bakılmaktadır. Hatta Nazım kongreye gitmeden 10 gün önce şu ünlü şiiri kaleme almıştır:
“Kardeşlerim bakmayın sarı saçlı olduğuma ben Asyalıyım. Bakmayın mavi gözlü olduğuma ben Afrikalıyım. Ağaçlar kendi dibine gölge vermez benim orda sizin ordakiler gibi tıpkı… Benim orda aslanın ağzındadır ekmek Ejderler yatar başında çeşmelerin, Ve ölünür benim orda ellisine basılmadan sizin ordaki gibi tıpkı… …”
Nazım, 1963’te öldüğünde, tabut mezara indirilirken şair Oşanin koşarak ve elinde bir torba toprakla çıkageldi. “Bu toprak Türkiye’den geldi” diyerek, Türkiye toprağıyla dolu o küçük torbayı tabutun üzerine bıraktı. Bütün dünya, büyük bir insanın ölümü üzerine yasta iken ülkesinde cenazesinden bile korkuluyordu. Hâlâ şiirleri yasak, adının anılması bile neredeyse suç görülüyordu. 1938’de yasaklanan şiirleri, ölümünden iki yıl sonra, 1965’te Türk okuruyla buluşabilecekti. “Yalnız şiirlerim kendi memleketimde basılmadı, yalnız halkımın beni işitmesine izin verilmedi. Bu benim yaramdır. Bir şair için bundan acı bir şey olamaz. Ben bu şiirleri her şeyden önce kendi halkım için yazdım. Fakat herkes okuyor, o okuyamıyor.” Demesi de bundandır. |